top of page

Oyuncu ve Seyirci Arasındaki Büyülü Bağ: Ayna Nöronlar

Yüzyıllardır tiyatro seyirciye ulaşmak için farklı anlatım biçimlerini aramıştır. Farklı dönemlerde farklı sahneleme ve oyunculuk biçimlerini görmek mümkündür. Tiyatronun dönemsel süreci, sahne ve seyircinin iletişim araçlarının farklı denemelerinden oluşmaktadır. Sahnenin derinlikli etkisini oyuncu ve seyirci kavramlarıyla sağlamayı amaçlamıştır. Tiyatronun tarihsel gelişim çizgisi, seyirci çizgisiyle eş düzeyde ilerlemektedir. Sahnenin temel dinamiği genelde bu yapıda oluşturmaktadır. Tiyatro tarihindeki dönemsel değişimlere bakarsak, insanlığın geçtiği tarihsel, sosyolojik, politik süreçleri, dönemin seyircisini kolaylıkla okumak söz konusudur. İlkel kavimlerden günümüze toplum ve tiyatro birçok farklı dönemden geçmiştir.


İlkel kavimlerde avını avlayan insanların taklidi ile başlamış, doğaya karşı bir üstünlük durumunu anlatma çabasında olmuştur. Topluca düzenlenen yabanıl oyunlar ile avlanan hayvanlar, sel baskınlarına karşı kurulan evler, ısınmak için kesilen ağaçlar, ağaçlara tırmanmak için ördükleri saz ipler, koparıp yedikleri meyveler, suyun diğer kıyısına ulaşmak için yaptıkları sallar konu olmuştur. Avını avladıktan sonra nasıl avladığını taklit eden insan ile onu seyreden kabile halkı arasında sıkı sıkıya bir bağlantı söz konusudur. Av hikayesini taklit ile anlatan insan ve kabile halkından oluşan seyirci ruhsal ve gövdesel olarak birbirlerine bağlıdır. Dönemin tiyatrosu kaynağını ilkel insanların yaşamsal ihtiyaçlarını sağlarken takındığı tavırdan almaktadır. İlkel oyunlar zamanla düzenli bir hal alarak ritüellere yani dinsel törenlere dönüşerek devam etmiştir. Uyandırdığı korku ve acıma duyguları ile seyircide katharsis yaratıp ruhu tutkulardan temizleme amacındadır. Zamanla geleneksel düşünce oluşmuş, edebi değerlerin egemen olduğu ve metnin ön plana çıktığı bir düşünce hakim olmuştur. Dönemin tiyatrosu, kendi içinde bambaşka bir yaşam oluşturmuş, seyirciyi gerçek hayattan soyutlamıştır. Tiyatronun tarihsel değişimlerle yenilenip, farklı işlevsellikler üzerinde yönlendiğini görmekteyiz. Tiyatronun yapısı dönemler içinde toplumsal yapıya göre şekillenmiş, anlatım dilini değiştirerek günümüze kadar varlığını farklı biçimler alarak sürdürmüştür. Çağdaş Tiyatro düşüncesinde sahne ve seyirci ilişkisinde seyirci rahat bırakılmaz, seyircinin tüketen değil, üreten ve katılımcı olması beklenmektedir. Daha bilinçli bir oluşuma katkı sağlayan bir seyirci arzusundadır. Günümüzde farklı niteliklerle, yeni kazanımların amaçlandığını ve tek bir kuram, tek bir tanım, tek bir sonuç elde edilmediğini görmekteyiz. Her dönem değişen toplum dinamizmi, yeni değişimleri getirmekte ve tiyatroda biçimsel değişimleri doğurmaktadır. Her yeni biçim, içinde bulunduğu döneme farklı bir yorum katmaktadır.


İlkel dönemlerden günümüze kadar gelişen ve değişen tiyatro daima seyircinin nitelik ve nicelik olarak gelişme düzeyi ile bağlantılıdır. Bu bağlamda seyirci izlediği oyunun ardından hayattaki rolünü görüp, hayattaki rolünü tanımaktadır. Bu rolde hangi ölçülere bağlı kalındığını öğrenip, değerlerini tanırken bu değeri benimsemekte ya da tartışıp eleştirmekte, hatta karşı değerler üretmeye yönelmektedir. Bu durum tiyatronun yenileyici ve geliştirici işlevinin bir parçasıdır. Yapısal değişimler seyircinin algısı, bakış açısı dikkate alınarak yapılmaktadır. Seyirci hayattaki rolünün aynası olan bu kurgunun içinde, oyunla ve oyuncularla zihinsel bir bağlantı içine girer. Bu bağlantı nasıl oluşuyor? Hangi öğelerle gerçekleşiyor? Seyircide ne gibi etkiler yaratıyor? Sorularını beraberinde getiriyor. Bu da bize seyircinin zihinsel sürecini anlamak için yeni bir kapı açıyor. Bu bağlantıyı, bağlantısallık bilimi üzerinden açıklama getirmek gerekirse, beynin bağlantısal çalışma biçimine değinmek gerekir. Bağlantısallık bilimi beyni ve insanı anlama noktasından hareketle tümevarım yöntemini kullanarak yaşamsal bağlantı sistemimiz üzerine araştırmalar yapar. Bu bağlantısallığın bütüne etkisini bulma yolundadır. Bu bağlamda seyircinin zihinsel bağlantı sürecinde, beynin nöral bağlantı sisteminin nasıl çalıştığından bahsetmek gerekiyor.


Algılama sürecimiz sinir hücrelerimizden gelen verilerin elektrik sinyallere dönüşmesi ile başlar. Duyularımızdan gelen tüm uyaranlar sinir hücrelerimizin yolu ile elektrik sinyallere dönüşür. Bu uyaranlarla belirli duygular yaşar, tepkiler veririz. Nöronlarımız tüm girdilerin şiddetine ve tekrarına göre birbirleriyle bağlantılıdır. Bu bağlantısallık bizi önemli anlamda şekillendirir. Bütün bağlantıların kendi içlerinde görevleri farklıdır. Seyircinin sürecine ilişkin olarak tiyatrodaki bağlantıyı daha net anlayabilmek için iletişimde de önemli rol oynayan ayna nöronlardan bahsetmek gerekir. Ayna nöronlarımız psikolojinin biyolojik tarafını oluştururlar. Ayna nöronlar aracılığıyla başkalarının hareketlerini tanır, duygularını anlarız. Bu yüzden diğer adıyla empati nöronları olarak da adlandırılırlar.



Giacomo Rizzolatti ve meslektaşları 1990’ların başında yaptıkları deneyler sırasında bazı nöronların şaşırtıcı özelliklerini keşfetmişlerdir. Yapılan deneylerde bazı nöronların, bir eylemi gerçekleştirdiklerinde ve aynı eylemi izlediklerinde aynı tepkiyi verdiği gözlemlenmiştir. Yapılan deneyler sonucunda ayna nöronların, beynin görsel, işitsel ve motor bölümlerinin özel bir alanda birbirine bağladığı ve bu sayede karşımızdaki kişinin duygusunu anlayarak beynimiz ile deneyimlendiğimiz sonucu çıkmaktadır. Bu bağlantı ile daha önce yaşadığımız bir durumu gözlemlediğimizde, beynimizde aynı durumu yaşıyormuşuz gibi sinyaller oluşmaktadır.


Duygular, beden dili ve ses tonu ile aktarılmaktadır. Bedenin dış görünüşü, karşıdaki kişinin duygusal durumu hakkında yeni bir bilgi kaynağı oluşturur. Bu sebeple duyguları anlamanın yolu, davranışları gözlemlemekten geçmektedir. Birinin davranışlarını gözlemlerken, kendi eylemlerimizin beynimizde kayıtlı bilgisi ile algılıyoruz. Başkalarının eylemlerine ya da duygularına tanıklık ettiğimizde ise beynimizin aynı eylemi gerçekleştiren ya da duyguyu yaşayan bölgeleri etkinleşiyor. Bu şekilde gözlemlediğimiz eylemleri ve duyguları paylaşmış oluyoruz. Gözlemlediğimiz kişinin algıladığını algılıyor, görünmez bir bağlantı ile ortak bir paylaşım içine giriyoruz. Acı çeken birini izlemek ile acıyı hissetmek, aynı nöronları aktifleştirir. Empatinin temelini bu durum oluşturur. Empati kurmak, o kişinin acısını hissetmek, görünmez bir bağ kurmaktır.




“Bireyler arasındaki sınır kapıları açıldı: Sizin eylemleriniz ve duygularınız benimkilerle beraber gösterime katıldılar. Unutmayalım ki duygular ve eylemler bulaşıcıdır. Siz benim parçam olurken ben de sizin parçanız oldum. Paylaşılan devrelerin görünmez bağcıkları, bireyliğin ötesinde yapısal bir sistem örgüsü oluşturarak akıllarımızı birbirine bağladılar.”

Christian Keysers



Empatiyi farklı psikoloji kuramcıları tanımlamışlar ve empatinin biyolojik yansımalarıyla ilgili tespitlerde bulunmuşlardır. Biyolojik verilerin ortaya çıkmasıyla, tüm psikolojik sürecin tamamen biyolojik yansımalardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Biyolojik göstergelerle ilgili en önemli gelişmeler ise ayna nöronların keşfi ile ortaya çıkmıştır. Ayna nöron keşfi, DNA keşfi kadar önemlidir. Bazı nörobilimcilere göre, DNA biyoloji için ne anlama geliyorsa, ayna nöronları da psikoloji için aynı anlama gelmektedir. Tüm araştırmalar açıkça gösteriyor ki, bir başkasının dokunma, tiksinti, acı ya da mutluluk hissettiğini gördüğümüzde, insanların zihinsel durumlarını yorumlamaktan çok daha fazlası yaşanıyor. Bir duygunun yaşandığına tanık olmak, beynimizdeki eylemleri ve duygusal durumlarını somutlaştıran bir faaliyet modeli ile ilişkilidir. Esnemenin ve gülmenin bulaşıcılığı bu durumun en belirgin verileridir. Duyguların, mimiklerden, beden dilinden, ses tonundan bulaştığına dair yapılmış araştırmalar bu bağlantının gücünü ispatlamaktadır. Bilim insanlarının ortaya koyduğu kanıtlar doğrultusunda, yüz kaslarımızın başkalarının mimiklerini izlerken birkaç milisaniyede etkinleştiği görülmektedir. Ayna nöronlar, bir ortama girdiğimizde mevcut duygunun paylaşılmasına hatta tanımadığımız birinin ağlamasının karşısında hissedilen üzüntüye bir açıklama getirmektedir. Sahnede tüm olan biten karşısında seyircinin yaşadığı farklı duygu süreçlere de bu açıdan ışık tutmaktadır.


Bu sistem beynimizin mimarisine olan bakışımıza yeni bir anlam katmıştır. Beynimizin işleyişini ve anlama, algılama, hissetme şeklimizin nasıl etkilendiğini ortaya koymaktadır. Bazı araştırmacılara göre beynin kablosuz ağı olarak tanımlanan bu sistem insanların arasındaki bariyeri aradan kaldırmaktadır. Tüm hisleri aklımızla deneyimlediğimiz bir dünya düşünürsek, bilinçlerimizin arasındaki ayrım da ortadan kalkmış oluyor. Bu noktada kolektif veri havuzunda nöronlarımızın görülmez ağlarıyla, birbirimize olan bağlantımız açıkça görülmektedir. Bilimsel bir devrim niteliğinde olan bu keşif nörobilimcilerin dışında sosyologları, antropologları, sanatçıları da derinden etkilemiştir.